Kalıpların Dışında Bir Mimarlık Pratiği: Düzce Umut Atölyesi

Düzce Umut Atölyesi’nin mimar ekibiyle, alışageldiğimiz mimarlık pratiğinin dışındaki bir üretim sürecinin yarattığı deneyimleri ve bu sürecin, mimarlık meslek alanını değiştirme potansiyelleri üzerine konuştuk.

Düzce Umut Atölyesi, Türkiye’nin ilk kiracı hareketi Düzceli Evsiz Depremzedeler Kooperatifi’nin 15 yıllık hak arama süreci sonunda kendilerine tahsis edilen arsada gerçekleştirilecek toplu konut projesinin hayata geçirilmesi amacıyla farklı uzmanlıklara sahip gönüllülerin oluşturduğu bir katılımcı tasarım atölyesiydi. Bu atölyede sadece mimarlar bulunmuyordu; ancak bu uzun röportajın konusu mimarlar ve mimarlık pratiği.

Daha fazla üretim baskısıyla zamanla kalıplaşmış bir üretim biçiminin benimsendiği mimarlık meslek alanını, Düzce Umut Atölyesi’ne dahil olan mimarların deneyimleri üzerinden sorguladık. Bu röportajda inşaat sektörünün de baskısıyla “müşteri memnuniyeti”ne indirgenen ve giderek fabrikalaşan bir üretim alanı olarak tariflediğimiz “piyasa mimarlığı”na karşı dayanışmacı mimarlık pratiği nedir? Alışılagelen mimarlık pratiği bu atölyede nasıl bir kırılma yaşadı? Buradan profesyonel yaşama deneyim aktarımı mümkün mü? Bu minvaldeki sohbetimizi, eğitim arka planından başlayıp piyasa deneyimlerine, oradan da katılımcı atölye sürecine uzattık.

1 Ekim’de kutlanan Dünya Mimarlık Günü’nü biz de “başka bir mimarlık mümkün” diyerek kutlamış olalım. Keyifli okumalar.

Literatürde de eğitimde de mimarın kendini sorgulattığı bir durum olmadığı gibi mesleği de sorgulatmazlar. Böyle olunca iş yaşamında etik iyice kayıyor ve sen onu kişisel vicdanınla geliştirmeye çalışıyorsun.

Bahar Bayhan: Öncelikle mimarlık eğitimiyle pratiği arasındaki farkı merak ederek şunu sorayım: Nasıl bir mimarlık eğitiminden geldiniz? Okul sonrası ilk iş deneyimlerinizde nasıl bir mimarlık ortamı deneyimlediniz?

Aynur Işık: Yıldız Teknik Üniversitesi mezunuyum. Okulda tasarım, restorasyon gibi eğitimler alırken benim ilk çalıştığım firma malzeme firmasıydı, bitirme projesi döneminde bir cephe kaplaması firmasına girdim. Bir yandan tasarımı devam ettirirken diğer yandan öğrencilikten yeni çıkmış kafamla hiç onaylamayacağım projelerin cephelerini tasarlarken buldum kendimi. Tasarımda da değil; detay çözümleri, uygulaması, imalatları.

Öncül Kırlangıç: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi mezunuyum. Ben mimarlığı çok isteyerek seçmiştim. Çevremde mimar yoktu, mimarlığın nasıl işlediğini bilmiyordum sadece dışarıdan böyle halesiyle gördüğüm şeydi. Girdikten bir süre sonra duvara tosladım. Aslında kafamda kurduğum şeyle eğitimini aldığım, bize meslek olarak anlatılan şey farklıydı. Çalışırken de çok iş değiştirdim; ofiste çalıştım, şantiyede çalıştım, hepsi para kazanmak zorunda olduğum için. Bu böyle silsile halinde gittikçe de iyice meslekten soğudum.

Çiğdem Furtuna: Ben Trakya Üniversitesi’nden mezun oldum. Liseden çıkmışsın ve sana potansiyel “tasarım yapamayacak insan” gözüyle bakıyorlar. Oradan aldığın puan neyse ona göre değerlendiriliyorsun. Sen zaten tasarım yapan bir mimar olamazsın, sen piyasada çalışan, günümüz koşulları neyse ona adapte olarak yetiştirilmen gerekiyor. O çizginin dışına çıktığında hemen kafamıza sopayı yiyorduk. Ama piyasada işime yaramadı mı, yaradı.

Selin Yazıcı: MSGSÜ mezunuyum ben de. Çoğunlukla yaptığın şeye “e bu nasıl yapılacak acaba?” sorusu gelirdi. Hiçbir zaman çok hayal gücünü kullanabildiğin ve bakış açını genişletme imkanı sunan bir okul olmadı. İşin teknik altyapısını iyi öğrendiğimizi sanıyorum ama tabii ki asıl piyasaya çıktığında uygulama yaparken görüyorsun. Statik dışında mekan organizasyonuna yoğunlaşılıyordu. Yine de uçup kaçabileceğin, sınırları zorlayabileceğin şeyler çok yapamıyorduk. İşin katılım ya da kullanıcı boyutuna hiç girilmedi veya bu kısmı genellemelerle devam etti. Mimarlığı kimin için yaptığımız konusuna lisans eğitiminde hiç girmedik.

Ömer Devrim Aksoyak: MSGSÜ mezunuyum. Okulda aldığımız eğitim mimarın odak noktasında olduğu, karar veren ve tasarımı sonlandıran kişinin mimar olduğu bir eğitimdi ve meslek hayatımda yaptığım işleri belirleyen de mimarın tasarımdaki bu rolü oldu. Özel sektörde 10 yılı aşkın süre çalıştıktan sonra yüksek lisans ve doktora eğitimimin ardından akademiye geçiş yaptım. MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde görev almış olmam; benim için tasarım ölçeğinin değişmesini ve tasarım dinamiklerinde sosyal ilişkilerin, siyasetin, iktisadi verilerin değerlendirildiği bir tasarım süreciyle tanışmamı sağladı.

Çağdaş Saydam: MSGSÜ mezunuyum. Mezun olmadan önce, Prof. Fatih Gorbon’un yanında 3. sınıftan itibaren çalıştım. Aslında okulda öğretilenle piyasa dediğimiz şey arasındaki ilişkiyi, kopukluğu orada biraz görme fırsatım oldu erken zamanlarda. Lakin bölümde verilen eğitimin çok kötü olmadığını düşünüyorum. Hatta benim eleştirim bu eğitimin yıllar içerisinde biraz daha hafifleştiği yönünde.

Gizem Pilavcı: MSGSÜ mezunuyum. Mesleki etik kuralları fazlasıyla önemseyen bir eğitimden geldiğimi söyleyebilirim. Mezun olduktan sonra işler değişti tabii. Mimar, müşterinin talepleri ve ekonomik amaçları ile kendi mimari bakış açısı arasında her kurala uyacak ve herkesi memnun edecek bir yapıt üretmekle yükümlü. Bu nedenle piyasa mimarı hem ekonomik hem de politik koşullardan fazlasıyla etkileniyor. Buna ek olarak müteahhitlik ve onun yaptırım gücü, mimarın tasarımını yapacağı mekanın kullanıcıları ile doğrudan karşılaşmasını güçleştiriyor.

Şafak Şilan Ülker: MSGSÜ mezunuyum. Ben aslında uygulamacı bir aileden geliyorum. Abim ve babam inşaat mühendisi. Ben de dolayısıyla mimarlığı Mimar Sinan’a girerken uygulama esaslı eğitim alacağımı umarak girmiştim. Öyle de devam ettim zaten. Hemen mezun olduktan sonra bir şantiyede başladım, uygulama projelerini çiziyordum. O sırada şöyle bir şey hissetmiştim; şantiyede detaya hakimim ama bunun hangi malzemeyle daha iyi çalışacağını bilmiyorum gibi eksiklikler vardı. Ama kendimi bomboş bir okyanusa düşmüş gibi hissetmedim. Aslında o detay beni biraz güçlendirmişti gibi hissediyorum. Ama evet, “mimarlık nedir?” dediğimizde hep çizim sonrasında gerçekleşen yerde değerlendirdim mimarlığı.

Sinem Boyacı: MSGSÜ mezunuyum. Mimarlığı ben çok isteyerek tercih ettim ve isteyerek okudum. Şu anda da hepimizin eleştirdiği süreçlerinden ben de memnun olmasam da piyasada mimarlık yapmaktan bir şekilde memnunum. İlk çalıştığım yer restorasyon şantiyesiydi. Orada eski eser rölövesi çıkarıp restorasyon yapıyorduk. Çok uzunca bir süre neye dönüşeceği belli değildi. Şöyle mi değerlendirsek böyle mi değerlendirsek diye konuşurken 3 ortak müteahhidin yaptığı bir işti ve birdenbire bir tanesi bir gün gelip “en çok para getirecek şeyi buldum, burayı otel yapalım” demişti ve herkesin çok hoşuna gitmişti bu fikir. Bir anda afallamıştım. O kadar üzerine konuştuğumuz yer bir anda otele dönüştü. Sonra ilk ofis deneyimim Emre Arolat Architects oldu. Orada baya yoğun, yıpratıcı bir süreçte çalıştım. Çok da fazla şey öğrendim aslında hem mimarlığa dair hem bir proje sürecinin nasıl ilerleyeceğine dair ve bir ofisteki insanların nasıl hareket ettiğine dair.

Esra Oktay: MSGSÜ mezunuyum. Kesinlikle okul iş hayatına yönelik bir şey değil, beni iş hayatına hazırlamadı. Her şeyi okuldan sonra öğreniyormuşuz hissiyatına kapıldım. Ve hala da aynı şeyi düşünüyorum. Ben mimarlığı üretim olarak algılıyorum. Bir şeyi tasarlamak ve üretilebilir bir şey tasarlamak. Dolayısıyla da o üreteceğin şeyi detaylandırabilmek, onun gerçekten var olabileceğini, birisini ikna etmek, bunun uygulanabilir olduğunu söylemek… Yani sadece hayal etmek yetmiyor.

Öncül: Hep şu konuşulur: Yıldız şunda iyidir, İTÜ bunda iyidir, Mimar Sinan’da şunu öğretirler vs. Pratiğe çıktığımızda sudan çıkmış balık gibiyizdir. Uğraşıp didinip bir şekilde öğrenmen gerekiyor veya tasarım bilgini güçlendirebiliyorsun. Ama etik, yani meslek nedir, mimar dediğimiz şey kimdir ve ne yapar, ne yapmalıdır bunun tartışması zaten eğitimimizde asla verilmeyen, üzerine düşünülüp konuşulmayan bir şey. Mimar kendini sorgulatmaz zaten. Literatürde de eğitimde de mimarın kendini sorgulattığı bir durum olmadığı gibi mesleği de sorgulatmazlar. Böyle olunca iş yaşamında etik iyice kayıyor ve sen onu kişisel vicdanınla geliştirmeye çalışıyorsun.

Altyapım olmayan konularda söz söyleme özgürlüğünü o topluluk içinde buldum. Aynı şekilde de mimar olmayan birisine benim tasarımım hakkında fikir söyleme ve yönlendirici olma özgürlüğünü vermem gerektiğini kavradım.

Düzce Umut Atölyesi’ne nasıl dahil oldunuz ve bildiğiniz mimarlık pratiği nasıl değişti orada?

Şafak: 2014 yılında, Düzce’nin ikinci aşamasında girdim. Ve ben çalıştığım işi gerçekten çok seviyordum 2014 yılına kadar (gülüşmeler). İş hayatımla karşılaştırdığım zaman, Düzce atölyesindeki birlikte üretimin ve benzer ve farklı insanlarla birlikte yapabiliyor olmanın, bunun tartışmaya açık biçimde işleyebiliyor olmasının mümkün olduğunu gördüm. Zamanla kendi işimde yaşadığım şeylerle çelişmeye başladı. Çünkü piyasada bir yere tutunabilmek için farklı olmak gerekiyor. O farklılığı ben çok çalışarak yarattım. Kendimi yıpratmaya başladım. Sonra Düzce ile o çevrede insanların yaptığı başka başka işler ile böyle bir sürecin bu ülkede de mümkün olabildiğini görüyorsun. Eşit düzlem hikayesini başarabiliyorsun. Kendini de çok fazla sorgulatan bir şey bu anlamda. Zamanla kendini de yücelten bir şey haline gelir piyasadaki mimarlık. Buradaysa sürekli kendinle de mücadele ediyorsun çünkü eşit düzlem yaratmaya çalışıyorsun. Bence mimarlık anlayışımızı değiştirmesi açısından beni çok değiştiren bir süreç olmuştu. İSTİFA ETTİM (kahkahalar).

Sinem: Düzce sürecine arsa tahsis sürecinde dahil oldum. Yüksek lisansım sırasında Murat Hocanın çağrısıyla Bir Umut Derneği’nin çalışmalarına dahil oldum. O zamanlar hala dava devam ediyordu ve arsayı aldığımız zaman burada nasıl bir süreç işletiriz, proje üretim sürecini nasıl yaparız, parayı nereden buluruz, aidat gerekiyorsa ne kadar verebilirler vs. üzerine çalışmalar yapıyorduk. 1 sene Erasmus programıyla Fransa’ya gittiğim için ara vermiştim. Döndüğüm andan itibaren, dahil olduğum kısımla piyasada yaptığım işleri kıyaslarsam, mimarın kazanımından çok bence kullanıcıya yönelik çok fazla artısı olan bir proje olduğunu düşünüyorum. Düzcelilerin proje üretim sürecine bu kadar dahil olabilmesinin bence bir konut projesi olmasıyla da çok ilişkisi var. Konuta dair herkes bir şey söyleyebilir çünkü. Müze olsa mimar olmayan bir insan buna dair fikir üretmekten çekinebilir. Atölyede de zaten mimar dışında başka disiplinlerden insanların olması, bütün süreçte onların devam edebilmesinin anahtarı bence bu.

Çiğdem: Yüksek lisansı MSGSÜ’de yaptım. Murat Cemal Yalçıntan’ın Kentsel Toplumsal Hareketler dersini almaya başlamıştım. Bir gün “böyle bir proje var mutlaka katılmalısın” dedi. İlk toplantıya gittiğimde her şey bana ütopik gelmişti. Çünkü süre kısıtı var, iki senede bunun ruhsatı alınacak bir de üstüne su basman çıkılacak. Bu kadar süre kısıtından bahsederken bu işin hem gönüllü yapılacak olması, hem de katılımcı tasarımın, atölyelerin planlanıyor olması… Mesela “tamam yapalım, bitsin bir an önce süreç başlasın, niye uzatıyoruz” diye düşündüm. Aslında bu toplantılar esnasında ikna oldum böyle bir şeyin mümkün olduğuna. Geriye dönüp düşündüğümde, o sürecin kendisinin öğrettiği şeyler var. Ben kendimi törpüledim mesela çünkü ben bütün eğitim hayatım boyunca “bu benim işim ve ben bunu böyle yaparım”a o kadar alışkındım ki. Ama her şey o kadar tartışmaya açıktı ki ben artık o mesleki kibrimi bir kenara koymak durumunda kaldım çünkü her şey tartışılabiliyor. Bir de, ben çok da altyapım olmayan konularda söz söyleme özgürlüğünü o topluluk içinde buldum, aynı şekilde de mimar olmayan birisine benim tasarımım hakkında fikir söyleme ve yönlendirici olma özgürlüğünü vermem gerektiğini kavradım.

Selin: Düzce işine bir arkadaşım vasıtasıyla girdim. Katılım konusu mesela Düzce’ye kadar lisans hayatımda üzerine düşündüğüm bir konu hiç olmadı. Bana grup çok heyecan vermişti. Çok kalabalıktı, her karar tartışılarak alınıyordu. Benim bütün okul hayatımda, ardından iş hayatında edindiğim hiyerarşi algısı orada kırıldı. Başlarda bazı şeyler kafama yatmasa bile “bu kadar akıllı insan bir araya gelip bunu düşünmüştür herhalde”den yola çıkıp “galiba düşünmemişler, bazı şeyleri de düşünmüyorlar” deyip bazı şeylerin kırılma noktası Düzce oldu benim için. Ardından da Düzce’ye gittiğimizde Düzcelilerle tanışmış olmak… Mesleğimi anlamlandırdığım an oldu.

Bir tane değil de iki tane balkon var. Niye? “Bir tarafa çamaşır asacağım bir tanesinde avluya bakıp orada oturacağım.” diyorlar. Ya da üçgen parsele halı yıkamak için boş bir alan yaptık. Bunlar hiçbirimizin aklına gelmezdi.

Ofiste konut çizmekle burada konut çizmek arasında nasıl bir fark var? Bunu iki açıdan soruyorum: Bu sürece sizi ne motive etti? Hem de süreci nasıl işlettiniz?

Öncül: Kesinlikle ofiste çizmek daha kolay (gülüşmeler). Onu aramızda çok konuştuk çünkü bizim çok alışkın olduğumuz, dışında bir şey bilmediğimiz bir üretim süreci var mimarlıkta. Ama atölyeye geldiğimizde, aramızda gerçekten farklı alandan birçok insan vardı. Mesela kimya okuyan arkadaşımız da vardı. Tabii ki bunların ortak noktası depremzedelerle dayanışma, kim neresinden ne tutarsa. Bazısı “ben projeye dair bir şey yapamam ama size çay demlerim” diyordu. Böyle bir ortamda katılıma önce kendi aramızda başladık. İlk başta tabii ki vaziyet planı kararlarından tasarım kararlarına kadar her şey gerçekten hep beraber konuşuluyor. Ama ne zaman ki çizim, tasarım, konutların planlanması gibi daha teknik şeylere gelindi, o zaman iş mimarların üzerine kaldı.

Esra: Belli kıstaslar vardı; arsanın belli metrekaresi var, belli kullanıcı sayısı var. Depremi yaşamışlar 3 katlıdan fazla oturmak istemiyorlar. Öbür taraftan arsaya sığman gerekiyor. Bir sürü dinamik vardı. Tasarım sürecinde sürekli kullanıcıdan veri alındığı için bu sefer kendi fikirlerini çatıştırmaya çalışmıyorsun da hangi tasarım kullanıcının istediğine en yakın, farklı tipolojiler de üretelim, tek tipleşmeyelim diye bir çabaya giriyorsun. 5 vaziyet planı alternatifiyle gittiğimizi hatırlıyorum. Niye bizim istediğimiz olmadı diyemiyorlar çünkü “eğer sizin istediğiniz buysa bunun bazı dezavantajları var. Onlar da şunlar, kabul ediyorsanız bu olur.” diye açıklıyoruz. Kullanıcı bu sefer orayı sahipleniyor ve diyor ki “burası benim yaşam alanım için en uygunuydu, ben bunu seçtim.” Ve sonrasında da kendisine ait bir şey görecek.

Sinem: Mimarlık ofislerinde eğer müstakil bir proje yapmıyorsanız, birebir müşteriyle muhatap değilseniz kullanıcı hiçbir şekilde yok aslında tasarım sürecinde. Tek derdiniz belli bir metrekare var elinizde ve oraya kaç daire sığdırabilirim. Öyle olunca minimumda mutfak tasarlıyorsunuz, minimumda yaşam alanı vs. Kullanıcı orada yok, kullanıcı aslında proje bittikten sonra da yok çünkü satılmıyor, kimse yaşamıyor zaten (gülüşmeler). Kullanıcı belki “çok büyük bir kapı istiyorum” diyor ama bunu derken kafasında ne olduğunu bulup onu yapabilmek zaten mimarlık. Düzce’de de tam olarak bu yapılıyordu. Mesela bir tane değil de iki tane balkon var. Niye? “Bir tarafa çamaşır asacağım bir tanesinde avluya bakıp orada oturacağım.” diyorlar. Ya da üçgen parsele halı yıkamak için boş bir alan yaptık. Bunlar hiçbirimizin aklına gelmezdi muhtemelen ama böyle bir talep var. Orada yaşayacak insanların böyle bir talebi olduğu için dümdüz bir şey yapıyorsunuz ve bu çok kıymetli bir şeye dönüşüyor.

Şafak: Bence de piyasada ürettiğin şeyle burada ürettiğin şey arasındaki fark kullanıcı. Ama tabii atölyede eksik olan birçok şey vardı. Benim alıştığım standart neydi mesela: Bir koordinatör vardır, inşaat mühendisi, elektrik, mekanik bütün disiplinler birlikte çalışır. Biz aslında böyle bir şeyi çok birlikte yapamadık. Evet bir sürü disiplin vardı atölyede ama diğer mesleklerden neredeyse hiç gönüllümüz olamadı. Bir elektrik mühendisi gelip o toplantılarda bunun elektrik projesini de şöyle yaparız demedi. Bunlar da koordinasyon eksikliğine sebep olan bir şey oluyor, biz kendi kendimizi koordine ettik. Güzel bir koordinasyon oldu sonuç olarak ama sektörde yaşadığım normallerden farklı olarak iş yerinde, biri toparlar ya arkanı, burada mücadele ettiğimiz şeylerden biri de oydu. Çünkü aslında bizi koordine eden şey hep zaman oldu. Yetişmesi gereken bir sürü iş vardı, o acele durum bizi koordine etti.

Aynur: Müşteriyi en fazla doğru çözmenle, fazla metrekare çıkarmanla, parselde emsale göre en fazla kar edeceği şeyi yapmanla mutlu edebiliyorken oradaki insanları onların beklentilerini karşılayarak mutlu etmek çok tatmin ediciydi. Mesela piyasada tasarlayacağın hangi evde kiler vardır veya 10 metrekare balkon vardır? Balkonu sen içeri katarsın ki fazladan metrekare kazanırsın. Bir de bunu toplu konut pratiğine uygun şekilde yapmak da mimarlığın tasarım yönüyle eşleşince çok tatmin edici oldu.

Piyasadaki mimarlık pratiğiyle benzerlikleri var mı acaba?

Sinem: Sabahlıyorsun (kahkahalar).

Öncül: Yönetmeliklere uymak. O zaten hep katılımcı süreci, tasarım parametrelerini negatif yönde etkilediği üzerine konuştuğumuz bir şeydi. Bir de kurumsal idare ile ilişkilenme durumu. Biz bunlara çok girmedik, belki daha çok kooperatif üzerinden ilerledi ama bu süreç de piyasayla benzer şekilde işledi.

Çiğdem: Piyasanın getirdiği zorluklar da vardı baş etmemiz gereken. Mesela o katılımcı süreci tanımlarken Düzcelilerle buluşup katılımcı atölyeler düzenleyerek onlardan bu veriyi almaya çalıştık ama onlarda da kalıplaşmış bir ev algısı vardı. Daha plaza gibi duran, giydirme cepheli, hatta havuzlu, daha lükse kaçan, gökdelenimsi şeyler. Çünkü insanlar başka türlü bir konutun mümkün olduğunu bilmiyor. O bizim nefret ederek yaptığımız apartman cephelerini çiziyorlardı çünkü artık piyasa o kadar dayatmış ki. Piyasanın zorlaştırıcı kısmı o algıyı kırmaktı.

Selin: Bizde de aslında piyasanın dayattığı bir ev algısı var ve biz de onu aşmak zorundaydık. Çünkü alternatif örneklere bakıyoruz ama o örnekler teknik sebeplerle burada uygulanamıyor. Düzce projesi ekonomik olmak zorunda, o da nokta blok demek. Bu da TOKİ demek aslında çünkü en ekonomiği o. Ama nasıl TOKİ gibi yapmadan ekonomik yapabiliriz? Hem ödenebilir olacak, hem nokta blok olmayacak hem de aldığımız verileri kullanacağız.

Bütün alternatif süreçler, bir şeyler değiştirmeye çalışan işler çok toz pembe anlatılır. Öyle olunca bir yerden sonra bir tür mite dönüşüyor.

Bu gönüllü bir iş ve hiçbiriniz bundan para kazanmıyorsunuz. Ama para kazanmak için de iş yapıyorsunuz. Bu sürecin mevcut mimarlık pratiğini etkileyebileceğini düşünüyor musunuz? Veya bu deneyimden mimarlar kendi pratiklerine ne katabilir?

Şafak: Küçük küçük tekil şeyler olabilir ama piyasada bir sektör oluşturabilmek adına “ya böyle de bir çalışma pratiği varmış biz bunu deneyelim mi?” gibi bir şey yaratır mı, emin değilim. Ama biz de aslında Öncül’ün biraz bahsettiği teknik ve uzmanlık meseleleri geldiğinde yalnızlaşmaya başladık ve biz de yorulmaya başladık bu süreçte, insanların uzaklaşmasının bir sebebi de bu gönüllülük meselesi. Gönüllülük derken “gönlü olmama” anlamında söylemiyorum, biz çalışan insanlardık. Günde 8, 9, 10 saat çalışıp sonrasında oraya emek ediyorduk. Orada gönüllülük nedeniyle önceliklerini çok fazla değiştiremiyorsun. Onu değiştirmek üzere alternatifler yaratılabilir. Çünkü profesyonelleşebilecek durumlar doğdu, şantiyede bizden biri bulunsun gibi. O belki fark yaratabilirdi ama kimse buradaki hayattan ve çalıştığı yerden vazgeçip onu yapabilecek durumda değil. Ama gerekli şartlar oluşsa bence bir sürü insan bunu tercih eder.

Öncül: Bunu zaten piyasa alternatifi olarak düşünmekten ziyade meslek pratiğini değiştirip dönüştürmek için bir adım atmak olarak düşünmeli. Meslek pratiğini bildiğin, inandığın şekilde sürdürmek denilebilir belki. Çok iddialı bir şey söylemeden yola çıkarak. Şuna inanıyorum: Bizim gönüllülük ilişkisini düzgün bir şekilde tanımlamamız gerekiyor. Gönüllülük ve profesyonel emek bir şekilde iç içe girip güvencesiz ve yeniden üretim zamanının olmadığı, işin yaşamın kendisi haline geldiği bir hal alabiliyor. Bu süreç bizim için çok anlamlı tabii ama daha objektif olarak da ele almamız lazım. Çok püripak, dikensiz gül bahçesi değil, böyle de görülmemesi lazım. Süreci arızalarıyla birlikte görelim ki emsal teşkil etsin. Bütün alternatif süreçler, bir şeyler değiştirmeye çalışan işler çok toz pembe anlatılır. Öyle olunca bir yerden sonra bir tür mite dönüşüyor. Halbuki içinde insan olan bir şey, o yüzden arızaları da olan, eşitleyerek dengeleyerek aktarıldığında bu daha deneyimlenebilir olabilir. Demek ki böyle sorunlar yaşanıyor, demek ki buna dikkat etmek lazım denilebilir bir aktarım olmalı.

Gizem: Değişebileceğini düşünüyorum ben. Ancak piyasa mimarlığının dönüştürülebilmesi için bu süreçlerin çok daha fazla deneyimlenmesi gerekir. Çünkü her süreçten farklı bilgiler edinip kullanabilir hale gelmek ve mesleğin sadece tasarım boyutunu değil ekonomik ve politik şartlarla ilişkisini de bu bağlamda değerlendirebilmek gerekli. Bu anlamda belki disiplinlerarası çalışma olanakları çoğaltılabilir ve kullanıcı-tasarımcı ilişkisine yönelik farklı modeller geliştirilebilirse bu tür süreçlerden yeni bir çalışma alanı çıkarılabilir diye düşünüyorum.

Çağdaş: Bu biricik bir süreçti, bir daha tekrarlamayabilir. Ama buradan insanların profesyonel hayatlarına yapacakları olumlu transfer ne olabilir diye soracak olursan, o müşteri dediğimiz son kullanıcıyla olan birebir görüşmelerin tasarım sürecine katkısını görebilirler. Şöyle örnek vereyim: Bir ilde bir proje yaptık. Sana gelen bir program var, o programa göre projeyi oluşturman lazım. Biz kalktık o ile gittik, oradaki insanlarla görüştük. Orayı kim kullanacak, nasıl kullanacak, oradaki spor ortamı nasıl? Bir öğrendik ki programdakinden başka başka spor dallarının da birtakım mekanlara gerçekten ihtiyacı var ve biz programı buna göre evirdik. Oradan aldığımız geri beslemeye göre program zenginleşti. Bu program üzerinden bir proje oluşturup bunu sunduk ve çok beğenildi.

Esra: İnsanların kendi kullanacağı mekanı sahiplenerek orada söz söyleme hakkını kendinde görmesi kesinlikle piyasayı dönüştürecek bir şey olur. Bu dönüşümün başlaması gereken nokta o. Biz gönüllülük süreciyle çok güzel bir şey yaşadık ama bu sürdürülebilir bir şey değil. Katılımcılık bence burada en değerli şey ve katılımcılık tamamen o bilinçle oluşuyor. Yoksa kendi içinde bir şey olarak kalmaya devam edecek.

Ömer: Ancak bu deneyimin devam ettirilebilmesi, tekrarlanabilmesi için yaşanılan bu deneyimin örnek model olarak sürdürülebilmesi, tanımlı ve organize bir hale getirilmesi gerekiyor. Tanımlanabilecek bu katılımcı tasarım/planlama modelinin, “piyasa mimarlığı” tavrının karşısında, merkezi yönetim veya yerel yönetimler, kooperatifler veya dernekler çatısı altında organize olmuş üyeler ve konut üretiminde uygulama yapan yatırımcılar arasında beklentileri dengeleyecek, her bir bireyin, kentin, doğanın hakkını savunabilecek, etik değerlerin göz ardı edilmemesini sağlayacak bir iş yapış biçimi haline evrilebileceğini düşünüyorum. Belki de bu, yeni bir meslek alanı yaratmasa bile Düzce Umut Atölyesi ile başlayan oldukça başarılı sürecin olumlu bir çıktısı haline gelebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir